Yollar

Bazen sürreal bir şeyler yazmak istiyorum. Sonra o kadar dolaylı anlatmamalıyım diyorum. Dolaylı anlatım tarzına daha yatkın olsam ve benzetmeleri çok sevsem de bunun yazın harici normal hayatımda da bana zorluklar yaratan bir ifade biçimi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla daha doğrudan bir biçim üzerinden ilerleme niyetindeyim. O zaman haydi başlayalım. Dolaysız olacağımıza göre bu bölümün adı da ‘Giriş’ olsun.

Giriş

Tülin (Kamçı)–

Amaçsızlığın vücuda gelmiş haliydi sanki, hayalleri olmamak veya iyiden iyiye bunalımda olmak gibi bir şey değildi; daha ziyade gerçekleşme ihtimali olmayan romantik hayaller yüzünden olabilecek şeyler için çabalamaya da mecali kalmayan bir işlevsizlik haliydi onunki… Her gün üç vasıta değiştirerek işe gidiyor; sanki halka hiç karışmıyormuş da evinden çalıştığı plazaya ışınlanıyormuş gibi giydiği yüksek topuklularla tüm günü geçirmenin yanı sıra akşam programına da aynı iddia ile devam ederek iş hayatındaki başarısını perçinlemiş hissediyordu. Aynı semtteki birçok prestijli işyerine aynı şartlarda gidip gelen, yemek çekleri, görülmek istedikleri/bulunmayı hak ettikleri restoranlara gittiğinde ilk on günde bitince evden getirdiği krik-krak ve kuru meyvelerle diyete başladığını duyuran ve asgari ücret almadığı için kendini toplumun eğitimli tabakası olarak tanımlayan diğer beyaz yakalı kadınlar gibi o da her şey böyle yolunda gittiği halde neden içinin kupkuru olduğunu, dahası mensup olduğunu düşündüğü elitlerin hayatından çalar gibi maaşını yatırdığı tüm o marka ayakkabı ve kıyafetlere sahip olmasına rağmen neden hak ettiğini alamadığını düşünen bir öfkeyi içinde büyüttüğünü bilmiyordu. Oysa toplumun geneline göre eğitimli, görgülü, iş ve potansiyel sahibi, şehirli ve şanslıydı. Yine de içine sinmeyen bir şeyler vardı. Gözünün görme sınırında hareket eden bir gölge farkedip dönüp dosdoğru baktığında asla açıkça görünmeyen, bunca kaskatı gerçeklik yetmezmiş gibi, onun ardında kaçırdığı bambaşka bir gerçek olduğunu hissettiren huzursuzluk verici bir şey. Daha çocukken şeylerin asıl doğasını farkettiğini düşünürdü. Birine yaklaştığında, daha hal hatır sormadan onun duygu durumunu sezmesi, bir sokak hayvanının yardım mı istediğini yoksa sadece geçip gitmekte mi olduğunu anlaması, bir yol ayrımında hangi yolu tercih etmesi gerektiğini hep doğru bilmesi veya içinden ilahi doğrunun sesini hep duyması gibi ona bu konudaki yeteneğini ispatlayan nice anısı vardı. Niyeyse doğruyu doğal olarak bilme hali yıllar içerisinde azalmış, sanki şehrin sesi iç sesini giderek bastırmıştı. Ayakkabılarını çıkartmak istedi. Zavallı ayaklarını bulundukları sıkışık yerden çıkartıp her bir parmağını ayrı ayrı hareket ettirme arzusu bir kaşıntı gibi zorladı onu. Hani bir toplantıdasınızdır ve ayağınızın altı ya da koltukaltınız delice kaşınır, çaktırmadan sandalyeye sürtünerek halletmek istersiniz yetmez, o sırada kaşınamayacağınız aşikardır, kıvranıp dururken o sıra konuşulanları kaçırırsınız. Acaba diye düşündü; ‘Tüm bu rahatsız kıyafetler yüzünden mi asıl gerçekleri kaçırıyoruz?’. Eskiden olsa şehrin en işlek caddesinde bile böyle bir rahatsızlık hissettiğinde, çıkartır eline alırdı ayakkabılarını ve çıplak ayak yürümeye başlardı. Şehir artık bu riskin alınabileceği kadar temiz değildi. Özensizlikte yepyeni bir çağa uyum sağlamaya çalışan şehir, pislikte farklı bir seviyeye ulaşmış, kendini sokak ve doğayla uyum içerisinde bir bohem olarak tanımlayan Tülin’in değil kaldırımda çıplak ayak ilerlemesi açıkta yemek satanlardan beslenmesi bile risk taşır hale gelmişti. “Ya da ben de yaşlandım ve annemler gibi tüm özgürlük ve risklere daha korkak bir gözle bakıyorum” dedi Tülin, yine de ayakkabılarını çıkartmadı. Onun yerine adımlarını hızlandırdı. Hepsi işlerinden çıkan ve belli ki çok acelesi olan insan seline karıştı.

Hilmi (Hakem) –

Sonuçları almak için doktorun muayenehanesinde huzursuzca beklerken Hasan, ‘Aslında meslektaşız’ diye düşündü içinden, ‘ama bir onkoloğun prestiji ile bir intaniyecininki bir miydi hani…’

Hilal’in kaşları çatıldı. Hasan bir şey mi kaçırmıştı? ‘Hilal, en sevdiği, hep hayran olduğu, kendine nasıl vardığını pek de anlamlandıramadığı ama içtenlikle hayata bu hediyesi için şükrettiği kadın…’ Onunla üniversite yıllarında tanışmıştı. Şehrin, öğrenciler için cazibe merkezi diyebileceğimiz semti Kızılay’da kitapevleri, pastaneler ve gençlerin birlikte vakit geçirdiği mekanlar bir araya toplanmıştı.  Hilmi, tıp fakültesinin ilk yılında haftasonları buraya gider; Konur sokaktan Selanik’e, Sakarya’dan Kızılırmak’a tüm sokakları yürüyerek gezerdi. Hatta büyülendiği sinemaya da ilk kez Kızılırmak Sineması’nda gitmişti. İkinci yıl, babasının vefatının ardından, Ankara Tıp Fakültesi’ne devam edebilmek için çalışması gerekiyordu. Ankara’ya geldiğinden beri alışkanlık edindiği üzere her hafta bir film izleyebilmek, okul için gereken kitap, envanter vb. ihtiyaçlarını temin edebilmek ve biraz da artık tüm bahçe işleriyle tek başına uğraşmak zorunda kalan annesine yardım gönderebilmek için ağır derslerine rağmen çalışmaya karar verdiğinde, iş başvurusu yapmak üzere ilk gittiği yer de işte bu Kızılırmak Sineması olmuştu. Sinemanın sahibi Feyyaz Bey onu çok iyi tanırdı. Fakültedeki ilk senesinde o kadar sık kapısını aşındırmıştı ki sinemanın, Feyyaz Bey Hilmi’nin sinema aşkını takdir etmiş, kısa bir sohbetten sonra tıp fakültesinde okuduğunu öğrendiğinde oğlu Can’ı üniversiteye hazırlaması için ondan destek istemiş, karşılığında da bedava film izleme hakkı vermişti. İlk ve orta öğrenimi sırasında yıllarca mezra ile köy okulu arasında kilometrelerce yürüyen, okul dönüşü koyun otlatan, haftasonu anasına tarlada yardım eden Hasan, çalışkan bir insandı. Babasının vefatından sonra çalışması gerektiğinde de ilk olarak Feyyaz Bey’e başvurmuş, o da ikiletmeden Hilmi’ye sinemanın kafesinde haftasonu çalışma imkanı tanımıştı. Hilmi, düzgün fiziği, terbiyeli tavırları ve özgüveni ile kısa sürede herkesin kalbini kazanmış, ilk ve tek aşkı, 30 yıllık eşi Hilal’le de bu sinemada tanışmıştı. Hilal, Ankaralı çoğu aile gibi, memur bir babanın iki kızından küçüğüydü. Hilmi ile tanıştığında lise son sınıfta okuyor; müzik eğitimi için konservatuara girmek istiyordu. Hatta sınavlara hazırlanmak için Ziya Gökalp Caddesi Mithat Paşa köşesinde Ziya Eroğlu Müzik Dershanesi’ne gidiyordu. Hilmi bunu hiç bilmeden haftasonları, önceleri sinemaya film izlemeye sonra da işe giderken bu köşeden özellikle geçer; bazen akordeon, bazen keman, bazen piyanodan süzülerek kulağına gelen acemi notaları içine çekerek Kızılırmak’a doğru ilerlerdi. İşte Hilal ile 37 yıl önce Ankara’da böyle tanışmışlardı. Hayat onları önce naif bir flörte, ardından huzur dolu bir evliliğe ve iki iyi evlada kavuşturmuş; şimdi de sakin bir ikinci bahara doğru hazırlamaktaydı. Tabii şuanda bir onkoloğun muayenehanesinde olduklarını saymazsa…

denizmagnetica tarafından yayımlandı

Yazar, Şair, İnsan.

Yorum bırakın